GÜZEL DOST!

5 Haziran 2018 | Necati Aydın

Mübarek Ramazan ayında, sizlere; “iki cihanın en serveri Hazreti Muhammed(a.s.)’in” yanında bulunan; “güzel dost,” “iyi insan” ve “çilekeş” bir Müslüman büyüğünü rahmetle anarak, hatırlatmak istiyorum.  İslâm’ın ilk yıllarından, günümüze kadar Müslümanlar’ın gönlünde ezanla özdeşleşen tek isim vardır ki, o da Bilâl-i Habeşi’dir. Bilal-i Habeşi; Peygamber Efendimiz ’in müezzini ve de “İslâm’ın ilk sesi” olan, ilk Müslümanlar’dandır. Bundan daha önemlisi ise; Bilâl-ı Habeşî, putperestlere karşı Müslüman olduğunu açıkça bildiren ilk Müslümanlar’dan da birisidir.  İslâm’ın geldiği yıllarda her yerde olduğu gibi, Arabistan’da da korkunç bir cahiliyet vardı. Maddi yönden zengin olan, zayıf kimseleri köle olarak kullanıyorlardı. İşte bu kölelerden birisi de Bilâl-i Habeşî idi. Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinden Ümeyye’nin kölesi idi. Fakat bu kölenin diğerlerinden farklı bir hali vardı. Son derece mert ve dürüst idi. Bunun için Ümeyye, bunu kervanının başını koyar, mallarını bunun aracılığıyla uzak yerlere gönderirdi. Bilâl-i Habeşî Hazretleri’nin diğer bir özelliği de sesinin çok güzel olmasıydı. Bunun için düğün ve şenliklerde aranan bir kimseydi. Bilâl-i Habeşî, Hz. Ebu Bekir’in dostluğu sonucunda Müslüman olmuştur. Ümeyye; O’nun Müslüman olduğunu anladığı zaman, daha da hırçınlaştı, onu İslâm’dan uzaklaştırmak için yapmadığı eziyet ve işkence kalmamıştı. Ümeyye, öğlen vakti güneşinin bir yanardağ kesildiği anda, Bilâl’i alır, kızgın kumların üzerine yatırır, sırtına kocaman bir taş koyar ve şöyle derdi:  “Muhammed’e küfret; Lat ve Uzza’ya iman et. Yoksa onlara iman edinceye kadar böylece kalacaksın.” Bilâl’in kızgın kumlar üzerinde sırtı yanar, göğsü yanar, nefesi tıkanır, bu müthiş işkence altında saatlerce kıvranırdı. Fakat dudaklarında daima şu sözler dökülürdü: “Allahu Ahad, Allahu Ahad”, Onun bu durumu, müşrikleri bile hayrete düşürürdü. Ümeyye Bin Halef’in, Bilâl’e yaptığı işkencelere çok üzülen Ebu Bekir, ona bu işkenceden vazgeçmesini söyledi. O da:  “Onun ahlakını bozan sensin, onu bizden uzaklaştıran senden başkası değildir,” dedi. Bunun üzerine Ebu Bekir ona şu cevabı verdi:  “Benim yanımda senin şu kölenden daha güçlü ve kuvvetlisi var. Hem de senin dinindendir. İstersen onu al ve bunu bana ver.” Ümeyye Bin Halef bu teklifi kabul edip öteki köleyi aldı ve Bilâl’i, Ebu Bekir’e verdi.  Medine’ye hicret yapıldıktan bir müddet sonra Mescid-i Nebî yapıldı. Peygamberimiz Müslümanlara beş vakit namazı cemaatle bu mescit de kıldırıyordu. Namaz vakti gelince “Es-salâtü câmi’a” denilerek namaz vaktinin girdiği bildiriliyordu. Daha sonra Peygamberimiz Müslümanlarla görüşüp, namaz vaktinin bildirilmesi için bir “alâmet” tespitini istedi. Bir kısmı çan, bir kısmı boru çalalım, bir kısmı da ateş yakıp yukarı kaldıralım, dedi. Peygamberimiz çanın Hıristiyanlar’a, borunun Yahudiler’e, ateşin Mecusiler’e mahsus olduğunu söyleyerek bunları kabul etmedi. Rivayet edilir ki; Abdullah bin Zeyd bin Sa’lebe rüya da ezan okumasını gördüğünü söyledi. Peygamber bunu beğenip, namaz vakitlerinde ezan okunmasını emir buyurdu. Bilâl-i Habeşî’yi çağırdı. Ezanın ona öğretilmesi ve onun okumasını emretti. Bilâl-i Habeşî yüksek bir yere çıkıp, beş vakit namaz için ezan okumaya başladı. Yine bir rivayete göre de; Hz Ömer, ezan sesini işitince koşa koşa Hz.Muhammed (s.a.v)’in huzuruna geldi. Hazreti Bilâl’ın söylediği kelimeleri aynen rüyasında gördüğünü arz etti.   …Ve böylece ezan okumak sünnet oldu. Bilâl-i Habeşî bir gün sabah namazı vaktinde, Peygamberimiz ’in kapısı önünde (Es-salâtü hayrün minen nevm) diye iki defa seslenmişti. Bunu Peygamber Efendimiz beğendi. “Bilâl, bu ne güzel söz! Sabah ezanını okurken bunu da söyle” buyurdu.  Bilâl-i Habeşi, Peygamber’in bütün savaşlarına katıldı. Mekke feth edilip, Kâbe putlardan temizlenince Peygamberimiz Bilâl-i Habeşî’ye, Kâbe’de ilk ezanı okutturdu. Onun “Davudî” sesiyle ezanın manevi yüceliği dalga dalga Mekke semalarına yayıldı. Bunu duyan Müslümanlar sevinç gözyaşları ile birbirlerine sarıldılar.  Bilâl-i Habeşî’nin müezzinlikten başka bir vazifesi daha vardı. O da bayram namazlarında “Anaze” denilen mızrağı taşırdı. Bu asayı Peygamberimiz namaza veya duaya durunca önüne dikerdi. Peygamberimiz ‘in vefatı üzerine, ona karşı büyük bir sevgi duyan Bilâl, Medine’de kalmaya dayanamayıp, ayrılmak zorunda kaldı. Hz. Ebu Bekir, Bilâl-ı Habeşî’ye yanında kalması için ısrar ettiği halde, Bilâl-ı Habeşî ona şöyle demişti:  “Eğer sen beni Allah için “hür bıraktın ise” bırak istediğim yere gideyim; yok kendi nefsin için “hür bıraktın ise” beni yanında alıkoy!” Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir onun hür iradesine karışmadı. Daha sonraları, Suriye’de Havlan kasabasına yerleşen Bilal burada huzur içinde yaşıyordu. Bilâl, vefatı yaklaşınca, onun hastalığını gören eşi, üzüntüsünden “ah ne acı” dedikçe, Bilâl:  “Oh! Ne tatlı!” Diyor ve ekliyordu! Yarın sevgililerle; Hz. Muhammed (s.a.v) ve arkadaşlarıyla buluşacağım.” diyordu. 641’de Şam’da vefat etti. Mezarı Şam’da, Babüssagîr’dedir. Kısacası asıl söz; ezan ve Bilâli Habeşi olunca onu Mehmet Akif’in şu muhteşem dizeleriyle bir kez daha anmış olalım: “Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli, Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.”

(Önce Vatan Gazetesi)